Çeviri: İbrahim TÜRKHAN
Uzun yıllardan beri gazeteciliğin yanı sıra yazarlık da yapan Bakıt, birkaç ay önce taşındığı yeni ofiste kâğıtların, gazete kupürlerinin, kitap ve dergilerin olduğu masasının başında her zamanki gibi işiyle meşguldü. Bakıt, altmışa yaklaşan yaşına rağmen, yılların tecrübesiyle elinde kalemi, önünde kâğıdı olduğu hâlde, yaşadığı ilçede sevilen, sözü ve nazı geçen bir insan olarak tanınıyordu. Bundan dolayı başına bir müşkül düşen, bir ev ya da araba alacak olan, yeni bir işe girişmeyi düşünen birçok insan, bir fırsatını bulup onun kapısını çalar ve fikirlerinden yararlanmaya çalışırdı. Bundan dolayı Bakıt, bu işi kendine vazife olarak görür, gazetedeki yazılarında ve kitaplarında daha çok günlük hayatta karşılaşılacak sorunlara çözüm yolları sunan konulara değinmeye gayret eder, insanlara elinden geldiğince yol göstermeye çalışırdı. Onun fikirlerinden ve tavsiyelerinden yararlanan ilçenin yaşlısından gencine herkes onu sever, fikirlerine saygı duyar, verdiği öğütleri can kulağıyla dinleyerek tavsiyelerine uymaya çalışırdı. Yaşadığı ilçe, bölge merkezine yakın olduğu için yerel televizyonda haftalık program da yapar, oradan da insanlara faydalı şeyler söylerdi.
Bugün de her zamanki gibi yeni sayıya yazısını yetiştirmek için uğraşmaktayken, bir ara ofisin kapısının açmak için zorlandığını fark etti. Zaten sert kapandığı zaman, biraz güçlü bir şekilde çekmeyince açılmazdı. Yeriden kalkıp kapıyı açtığında, karşısına etine dolgun, takriben yetmiş yaşlarında, elinde asası olan yaşlı bir kadın çıktı.
– Buyur ana, kime bakmıştın? diye sordu.
– Geldim, kurban olduğum! Gazetede yazıp televizyonda çıkan haberciyi arıyorum, dedi nefesini toplamaya çalışırken. Uzun bir süre yaya geldiği belli oluyordu.
– Buyur, içeri geç ana! O aradığın adam ben olmalıyım, diye cevap verdi.
– Ne güzel! Acaba yerinde mi yok mu? Benimle görüşür mü görüşmez mi? Meşgul mü değil mi? diyerek korka korka gelmiştim, dedi. Tam o sırada ayakkabısını çıkarıp içeri girmeye çalışıyordu.
– Ana, ayakkabını çıkarmana gerek yok. Doğrudan gir, diyerek yaşlı kadını içeri aldı ve bir sandalyeye oturttuktan sonra önüne bir kâse çay ve o sırada yediği bisküviden koydu.
– Bir çayını içerim oğlum ama bu bisküviye dişim geçmez, diyerek bisküviyi geri ittirmeye çalıştı.
– Ana, bisküviyi çaya bandırırsan iyice yumuşar. Çayı içip bisküviyi ye, biraz nefeslen. Sonra meseleni dinlerim. Yaşlı kadın, gazetecinin kendisine karşı gösterdiği ilgiden çok memnun kalmış olmalı ki:
– Çok teşekkür ederim oğlum, dedikten sonra bir süre düşünceye daldı. Sonra sessizliğini bozup: “Kartı başını yesin!” diyerek birilerine karşı kızgınlığını ifade edecek şeyler söyledi.
Bakıt, onun neden öyle söylediğini ilk anda anlayamadı. Birkaç dakika bekledikten sonra:
– Buyur anacığım, şimdi senin meramını dinleyelim. Adın ne idi bu arada? diyerek söze girdi.
– Benim adım Erkingül. Sarıtaş köyünde yaşıyorum oğlum. Bir derdimiz yok, şükür. Ama şu kartı başını yiyesiceyi, televizyonuna çıkarmazsan ya da gidip bir akıl vermezsen olmuyor oğlum, dedi ihtiyar kadın. Bakıt, meseleyi tam anlayamadığı için şöyle sordu:
– Ne kartıymış bu? Oğlunuz kumarbaz mı yoksa?
-Yok, nerdeki kumar oyunu kurban olduğum! Dört Somu (Para birimi. Tercüman) bir araya getirip hesap yapamayan adam kumardan ne anlasın! Oğlumun kumar oynadığını da duymuş değilim dedi, biraz iç çekerek.
– O hâlde hangi karttan bahsediyorsun?
Kadın, Bakıt’ın bu sorusuna olup bitenleri uzun uzun anlattı:
– Hani şu, adı batasıca, aylık almaya yarayan kart var ya, onu söylüyorum. Onun yüzünden oğlumla gelinim ayrılma noktasına geldi. Onları everdikten sonra şehre taşındılar. Daha önce güzel güzel yaşıyorlardı. Kazandıkları parayı ortaya koyup gerekli ne varsa ortak karar verip alıyorlar, kalanını da bana verip saklatıyorlardı. İşte o meret kart çıktığından beri başımıza felaket de geldi. İkisi iki yana gidip kimin ne kadar kazandığı da belli olmaz oldu. Üç çocuğa giyim falan almaya, kreş için ödeme yapmaya para kalmamaya başladı. “Sen öde. Hayır, sen öde!” derken, ikisi iki yana gider oldular. Kimin, ne kadar aldığı, nereye, kaç para harcadığı belli olmaz oldu. Benim aylık aldığım yere söyleyin, iş yeriniz aylığınızı oraya yatırsın, siz de oradan nakit olarak çekip kullanın, dedim ama kabul etmediler. Günler böyle geçerken, onlar artık benim aldığım emekli maaşına da göz dikmeye başladı. Aylıklarını ne yapıp da bitirdiklerini bilmiyorum, oğlum. Gelin, aylığı aldıktan sonra arkadaşlarıyla birlikte yok altın günüydü, yok bilmem ne günüydü, diyerek oraya gidiyor. Oğlan, “Falan arkadaşımın doğum günü, sınıf arkadaşlarım yemek partisi düzenliyor.” diyerek o tarafa gidiyor. Böylece ikisi iki yanda paralarının nere gittiğini de bilmeden ayın sonuna zor ulaşıyorlar. Hatta bir miktar biriktirdikleri para vardı, onun da dibini bulmak üzereler. Aldıkları aylığı birbirlerine göstermeyince, zaman içinde evde huzursuzluk baş gösterdi. Her gün kavga gürültü derken, nerdeyse ayrılma noktasına geldiler. Kocam öleli yıllar oldu. Oğlanla geline söz dinletecek kimse olmayınca, biraz nasihat versin diye köyün birkaç yaşlısını çağırıp onlarla görüştürdüm, yine olmadı. Arada kalan torunlarıma yazık olacak. Kreşin ödemesini yapamadıkları için kendi aylığımdan verip öyle kurtulduk. Kurban olayım, bize bir yardımcı olmazsan, artık başka çaremiz kalmadı. Gidip şu çalıştıkları yere söyleyip aylıklarını nakit olarak vermeleri için konuşsan ne iyi olurdu. Kartın numarası oluyormuş. Onu birbirlerine söylemeyince, başka birisi gidip onunla ilgili hiçbir işlem yapamıyormuş.
Bakıt, meselenin ne olduğunu şimdi anlamıştı. Bu arada karşısındaki kadın eşarbının ucuyla gözündeki yaşı siliyordu.
– Ana, artık zamana uygun yaşamayı öğrenmezsek olmaz. Zaman değişti, her şey ona göre şekil alıyor. Yakında sizin emekli maaşınızı da öyle bir kartla vermeye başlarlar. Sen de o kartla aylık alırsın, dedi. Yaşlı kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra:
– O kartları başını yesin, şimdi benim oğlanla gelin ayrılırlarsa torunlarımın hâli ne olur? Zaten bir aydan beri göremediğim için iyice özledim.
Bakıt kâselere yeniden çay doldurdu. Erkingül kâseyi alıp bir yudum içtikten sonra konuşmasına devam etti.
– İşte böyle oğlum, bari sana derdimi anlatayım da omzumdan yük inmiş gibi biraz rahatlayayım diye kalkıp yanına geldim. Vaktini alıyor olsam da kulak ver. Senin ofisine gelmesi de zaten epeyce zormuş. Şehrin en ucuna gelmişsin. Sorup soruşturup zorla buldum. Yerinde misin değil misin, diye merak ederek gelmiştim. İnsanların senin sözünü dinlediğini biliyorum, benim oğlumla gelinim de dinlerler, diye kalktım geldim.
Bakıt, tamam anlamında başını salladıktan sonra yaşlı kadına nasıl yardım etsem, diye düşünmeye başladı. O sırada Erkingül, sözlerine devam etti:
-Şu an yaşadığım ev de kocamdan kalma. İyice eskidi, çökecek gibi duruyor. Onu da tamir ettirmek gerekiyor. Siz de başkaları gibi dışarı gidip çalışın, para kazanın, diyeyim diyorum ama ufacık çocukları düşünüp vazgeçiyorum. Kendileri başında olmazsa, yaşlı hâlimle onlara nasıl bakarım? Böyle böyle derken, hayatın dertleri bizi zorluyor, işte oğlum. Oğlumla gelinimin arasını düzeltecek bir şey yapmazsan olmaz, kurbanım!
Sözlerini bitirir bitirmez gözünün yaşını silmek için elindeki çay kâsesini masaya koydu.
-Ana, ben seni şimdi durağa kadar götürürüm. Ama önce oğlunuzla gelininizin isimlerini, adreslerini yazayım da sonra çağırıp görüşerek meseleyi halletmeye çalışalım. İnşallah bir karara varırlar. Olmadı, başka yol ararız. Sana elimden gelen yardımı ederim, dedikten sonra gerekli bilgileri not kâğıdına yazdı. Yaşlı kadın bilgileri yazdırana kadar da bir fasıl terledi. Gözyaşını silerken bir yandan da “Kartları başlarını yesin!” demeye devam etti.
Bakıt, kendisine hürmet ederek ayağına kadar gelen misafirini merkeze kadar götürüp karnını doyurdu ve köylerine giden dolmuşa bindirerek yol parasını da ödeyip yolcu eyledi. Bir mendile sardığı parasını ona vermeye çalışan kadının teklifini, “Onunla torunlarına bir şeyler alırsın.” diyerek geri çevirdi. Gazetecinin kendisine yaptıkları karşısında iyice duygulanan yaşlı kadın, ellerini açıp dua ederken, söylemeye söz bulamayarak “Kurbanım, kurbanım!” diye tekrar ede ede köyün yolunu tuttu.
Yaşlı kadını yolcu eden Bakıt, “Şimdi nasıl yardımcı olsam acaba?” diye düşünmeye başladı. “Oğlu ve geliniyle nasıl etsem de bir araya gelsem olur?” diye düşüne düşüne, sonunda bir yol buldu. Yaşadıkları mahallenin asayiş işleriyle ilgilenen polise telefon edip ikisini birlikte ofisine getirmesini rica etti. Polis, ertesi gün ikisi birlikte yanında olduğu hâlde ofise geldi.
İsmi Saliya olan hanım ile kocası Samar gazetecinin karşısına oturdular. Önce onları bir fasıl süzdü. Saliya’nın lafa gelmeyecek, ufak şeylere takılacak, dövüşken horoz gibi kavgaya hazır olduğu simasından belliydi. Ondan dolayı gazeteci söze onu överek başladı:
– Evet, kızım! Boyun posun yerinde, yumuşak huylu, açık sözlü biri olduğun belli. Öğrendiğime göre, üç tane güzel çocuğunuz varmış. Kocan da iyi birine benziyor. Sizi buraya azarlamak, dövüşmek gibi bir düşünceyle çağırmadım. İnsanlar günlük hayatta türlü türlü sıkıntılara maruz kalabilirler. Hayat her zaman dümdüz bir yolda ilerler gibi geçmez. Bazen dönemeçler ve yokuşlar da denk gelir. İşte öyle durumda insanlar başkasından yardım almadır ki içine düştüğü sıkıntılardan kolayca kurtulabilsin. Bugün sizi buraya çağırmamın sebebi, kabul ederseniz ağabeylik sözümü söyleyip sizin ortak bir karara varmanıza yardımcı olmak içindi. Çünkü yaşlı anneniz, sizin hâlinize üzüldüğü, çocuklarınızın geleceğini düşündüğü için ne yapsam diyerek köyden kalkıp ta buraya kadar geldi. Sözüme kulak verirseniz size bir akıl vereceğim…
Saliya ile Samar, namını duydukları gazetecinin karşısında, hem onun mesleğinden dolayı hem de yaşından dolayı saygıyla karışık utangaçlıkla ses çıkarmadan otururken, birbirlerine bakıp tamam dercesine baş salladılar.
Bakıt sözlerine devam etti:
– Sen, kocanı evlenmeden önce sevip sonra mı vardın?
– Evet, dedi gelin. Ses tonu, tecrübeli gazetecinin sözlerinden yumuşadığını gösteriyordu.
– Peki sen, Samar! Sen de eşinle severek mi evlendin?
– Evet, dedi Samar da başını sallayarak.
– O hâlde, bence siz ortada çocuklar olmasa da birbirinizi kıracak, onları ortada bırakacak biri değilsiniz. Üç tane çocuğunuz varmış. Ben dün anneniz gelip meseleyi anlattıktan sonra sizin meseleninizin çözüme kavuşması için biraz düşündüm ve çok güzel bir yol buldum. Şimdi o yolu size söylemek istiyorum. Eğer benim sözlerimi “ağabeyimizin sözü” diyerek kabul ederseniz, bugünden başlayarak şöyle yapacaksınız: Aylık aldığınız zaman sen kartını kocana, sen de hanımına vereceksin. Şifresini birbirinize söyleyeceksiniz. Sonra telefon, elektrik, su için ikiniz eşit miktarda para ayırıp onları ödeyeceksiniz. Günlük ihtiyaçlar, kreş parası, giyim falan gibi masrafları da çıktıktan sonra, kalan miktarı annenize götürüp onun kumbarasına atacaksınız. Ayrıca bir defter tutarak biriktirmek için ayırdığınız parayı kayıt altına alacaksınız. Zamanla orada para birikmeye başlar. Anneniz de emekli maaşından ekler. Bu şekilde hayatınızı devam ettirirsiniz. Sonra arada bir ola ki sağdan soldan para gelirse öylesine harcamak yerine, onu da annenizin kumbarasına atarsınız. O para, seninki ya da seninki değil, sizin paranız olur. Sonra bir yerlere harcamak gerekirse, birbirinize danışarak harcarsınız. Böylece çocuklar ana babasıyla mutlu olur. Ana baba, ortadaki huzurla mutlu olur. Kart, içindeki parayla mutlu olur. Birbirinden şüphelenme, inanmama, kızma gibi şeyler ortadan kalkar. Bu fikrimi kabul ediyor musunuz?
O zamana kadar böyle bir çözümü neden düşünmediklerine şaşıran Saliya ve Samar, bir yandan mahcup diğer yandan da sevinçliydiler. Gazetedeki yazdıkları ve kitaplarıyla o zamana kadar çok sayıda insana yol gösteren Bakıt’ın bulduğu çözüme karşı çıkma gibi bir durumları yoktu.
– Kabul ediyoruz, dedi ikisi bir ağızdan.
– O hâlde bugünden itibaren birbirinizle kartınızı değiştirin. Şifrelerinizi şu kâğıda yazın, biribirinize verin.
Onlar da gazetecinin dediği şekilde yaptılar. Bakıt sözlerine devam etti:
Artık bundan sonra birbirinize kızmak, şüphelenmek gibi birşey olmasın. Kim bu antlaşmamızı bozacak olursa şapkaları değiştiririz, diye şaka yapıp onları yolcu etti. Yerine geçerken, yaşlı kadının bulduğu bu çözümle sevineceğini düşünüp “Kartları başını yemesin!” diyerek gülümsedi. Pencereden dışarı baktığında, az önce odada olan genç çift el ele tutuşmuş, kaldırımda yavaş yavaş yürüyordu.
Abdımomun KALBAYEV
Eğitimci, gazeteci ve yazar Abdımomun Kalbayev, 1952 yılında, daha önce Oş bölgesinde olan Canı-Col ilçesine (günümüzde Calal-Abad bölgesinin Aksı ilçesi) bağlı Aflatun köyünde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu önce Karavan, sonra Oş şehrinde bulunan yatılı okullarda okuduktan sonra, 1976 yılında Calal-Abad Puşkin Pedagoji Yüksekokulundan mezun oldu. Aynı yıl Canı-Col ilçesi “Canı Turmuş” gazetesinde çalışma hayatına atılıp 1991 yılına kadar gazetenin değişik birimlerinde görev yaptı. 1979-1984 yılları arasında Kırgız Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesinde okudu. 1991 yılından bu yana ise Calal-Abad bölge televizyonunda ilçe muhabiri olarak görev yapagelmektedir. Yazar, SSCB ve Kırgızistan Gazeteciler birlikleri ile Kırgızstan Yazarlar Birliğinin üyesidir. Çalışmalarının başlıcaları şunlardır:
Ala-Toonun canı cıldızdarı (Ala-Too’nun Yeni Yıldızları) – Şiirler, 1984.
Mayluu Tokoç (Yağlı Ekmek) – Çocuk Şiirleri, 1997.
Kılımga cüz ır beleğim (Yüzyıla Yüz Şiir Hediyem) – Şiirler, 1999.
Tarıhta kalgan izi bar (Tarihten Kalan İzi Var) – Tarihî manzume, 2008.
Boluştun oomatı (Nahiye Müdürünün Saadeti) – Hikâyeler, 2010.
Sulaymankul boluş (Nahiye Müdürü Sulaymankul) – Hikâyeler, 2011.
Karışkırlar uluganda (Kurtlar Uluyunca) – Hikâyeler, 2012.
Tuurga kongon tuygun (Tüneğe Konan Atmaca) – Hikâyeler, 2013.
Külük (Doru at), Hikâyeler, 2016.
Ademi – Şiirler, 2018.
Kök (Gök) – Öyküler, 2018.
КАРТАҢ МЕНЕН КАТЫП КАЛ
Абдымомун КАЛБАЕВ
Узак жылдардан бери журналисттик кесип менен жазуучулукту аркалап келген Бакыт, бир канча ай мурун көчүп келген жаңы кеңсесинде, түрдүү кагаздар, гезиттер, китеп жана журналдар турган столунда, күндөгүдөй иштери менен алектенип олтурган. Бакыт, алтымышка жакындап, жылдардын тажрыйбасы менен колунда калемсабы, алдында кагаздары, жашаган райондун эли жакшы көргөн, сөздөрү жана сунуштары бааланган адам катары таанылган. Мына ушундан улам кайсыл бир мүшкүлгө кабылган, үй же машина ала турган, жаңы ишке орношконду ойлогон адамдар бир жолун таап, анын кеңсесине барып, айткандарына жараша иш кылууга арекет кылышчу. Бакыт да, ушундай иштөөнү өзүнө милдет катары көрүп, гезиттеки макалаларында жана китептеринде басымдуу түрдө күндөлүк жашоодогу маселелерди чечүүгө арналган жолдорду чагылдырууга арекет кылып, адамдарга жол көрсөтүүгө далалаттанат эле. Анын айткандарын жана жазгандарын райондун жашынан карысына чейин баардык адамдар баа берип, кадырлап келчү. Бакыт, ошол учурда өзү жашаган район дубандын борборуна жакын болгон үчүн, дубандык телевидениеде жума сайын да берүү даядап жүрчү.
Бүгүн дө гезиттин жаңы санына макаласын даярдоо менен алектенип олтурса, кеңсенин эшигин бирөө ачалбай жаткандай болду. Адатта катуу жабылып калса, катуу тартмайынча ачылбай калчу. Ордунан туруп барып эшикти ачса бир балпайган, жетимиш жаштардын тегерегинде байбиче турат, колунда таягы бар.
-Келиң эне, кимди издеп жүрөсүз?- деди.
-Келдим айланайын,тилвизорго тарта турган кабарчыны издеп жүрөм,- деди энтигип, кыйла жерден жөө басып келгени билинип турду.
-Кириңиз эне, ошол издеген адамыңыз менмин.
-Рас болбодубу, барбы, жокпу, кабыл албайбы? Же иши көппү, деп сарсаанаа болуп атып келдим эле, айланайын деди, -байбиче ичкерип кирип жатып, эшик алдында бутундагы кепичин чече баштады эле,
-Эне кепичинизди чечпей эле коюңуз, кире бериң деп киргизип, ынгайлуу орундукка олтургузуп, алдына бир пиала чай койду, да өзүм жеп олтургaн печеньени алдына жылдырды.
-Чайыңды ичейин да, мына бул нанга тишим деле өтпөйт деп нанды бир аз бери жылдырды.
-Ала бериңиз эне, тигил чайга бир аз салсаңыз эле жумшак болуп калат. Чай ичип бир демиңизди басып алыңыз анан сүйлөшөлү,-деди. Жылуу мамлеге эреркеп кеттиби.
-Рахмат айланайын, рахмат. Картасы менен катып калсың,- деп кимдир бирөөгө нааразычылылыгын да айтып алды..
Бактı, кемпирдин эмнеге антип сүйлөнүп койгонун алгач түшүнбөй да калды. Бир аз олтургандан кийин…
-Келиниз эне, атыңыз ким болот? Кандай жумуш менен мени издеп келдиңиз,-деп суроо узатты.
-Менин атым Эркингүл. Сары-Таш айылынан болом. Бир арманыбыз деле жок, десек болот, шүгүр. Бирок, жанагы картасы менен катып калгырды, бир тилвизоруна тартып коркутуп же бир акыл кеңешинди айтып койбосоң болбойт, балам,- деди кемпир.
-Ал эмне деген карта, балаңыз кумарпозбу?,- деди суролуу карап.
-Ой кайдагы кумар дейсиң айланайын, төрт сомдун эсебин таппай жүрсө, кумар ойногонун деги эле укпаганмын,-деди энтиге.
-Анан эмне деген картаны айтайын деп жатасыз?-деди.
-Тигил, атың өчкүр, айлык бере турган картасы бар ошону айтып жатам, айланайын, ошонун айынан балам менен келиним ажыражып жатпайбы? Алардү үйлөндүргөндөн кийин шаарга көчүп келишкен. Бир жакшына эле жашап жатышкан, тапканыны ортого коюп, тигини алаы, муна алалы деп, артканын мага берип сактатып коюшчу. Ошол картасы чыкканы балээ басты. Ар кимиси өзүнчө болуп кимиси канча таап жатканыны дайыны жок, үч баласына кийим алып бергенге, бакчасына төлөгөнгө акча табылбай эле калды. Сен төлө, сен төлө болушуп эки жаат болуп, же кимиси канча айылык алып жатканынын дайыны жок. Тигил мен пенсия алган жерге эле айтып койгула да, ошол жерден алып тургула нак акча берет десем же ага көнбөйт. Ошентип ыкка келбей менин пенсиямды аңдып калышты. Айлыктарын не кылып жоготот билбейм, айланайын. Келин айлыгын алып, “чорный касса” дейби аны айтып катындар менен олтурушуна кетет. Балам “бирге иштегенимди туулган куну эле, классташтарым аш кылышыптыр” демиш болуп ал кетет. Oшентип эле акчасынын дайынын таппай калып жатышат. Биртке топтогон акчасы бар эле анысын да жок кылышты. Бирине бири айлыгын көрсөтпөйт экен, ошонун айынан күндө уруш болуп жатып ажырашканга жетишти. Жараштырып ымалага келтирип койсомбу деп айыл аксакалдарын чакырып да айттырдым болбойт, айланайын. Ортодо небирелериме эле убал болмой болду. Бакчасынын акчасын да төлөй албай кечээ пенсиядан алып барып берип кутулуп келдим, айланайын деги бир жардам бербесең болбойт. Же жанагы иштеген жерине айтып, айлыгын нак эле колго бере турган кылып койчу айланайын. Картасынын номуру болот имиш, аны бири бирине айтпаса, такыр эле бөлөк бирөөгө бербейт имиш.
Бакыт сөздүн төркүнүнө эми түшүнду. Кемпир болсо жоолугунун учу менен көз жашын суртүп олтуруптур.
-Эне эми заманга жараша жашап үйрөнбөсөк болбойт, заман өзгөрүп баары ошол ыкмага өтүп баратат. Жакында сиздин пенсияңызды да ошол картага салып берет. Ошону менен алып караласыз,-деди. Байбиче саамга тунжурай түштү да:
-Oшол картасы менен катып калсың, эми экөөсү жарашпай ажырашып кетсе небеберелеримдин тагдыры кандай болот. Ансыз да бир айдан бери аларды көрбөй сагынып кеттим.
Бакыт өзүнүн жана байбиченин алдындагы пиаларга чайды куюп жылдырым койду. Чайды колуна алды да…
-Ушундай балам, дагы сага арманымды айтып бир арызданып алайынчы, жүгүм түшүп жеңилдеп калайын, айланайын. Убактыңды алсам да угуп тур. Сенин конторуна келиш да кыйын экен, тиги эле шаардын бир четинде турбайсыңбы, айланайын, сураштырып жүрүп араң таптым. Барбы, жокпу деп да сар санаа тартып келдим, айланайын, угуп тур,-деди.
Бакыт, макул деп угуп олтуруп чын эле кандай жардам берем деген ой, санаасын уйгу туйгу кылып жатты.
-Азыр жашап жаткан үй да байымдан калган үй айлананайын, аны да оңдош керек эле, эскилиги жетип көчкөнү турат. Бир элге окшоп чет элге барып иштеп келгиле дейин десем, жаш чөжүрөгөн балдарынан айлам куруйт. Өздөрү жок болсо мен аларды кантип бакмак элем. Ошентип турмуштун көйгөйү кыйнап жатат уулум. Балам менен келинимди ымалага келтирип бербесең болбойт айланайын, деп кемпир колундагы чайды урттай албай көзүнүн жашын сүртүп олтуруп калды.
-Эне сизди мен машинам менен аялдамага чейин жеткирип коеюн. Мына даргегиңизди, балдардын аты жөнүн жазып алайын, чакыртып туруп, сүйлөшүп аракет кылып көрөйүн. Бир ымалага келип калар, келбесе анан дагы башка жолун ойлонуп көрөбүз, сизге колдон келген жардамды кылам эне,-деп маалыматтарды сурап жазып алдым. Айтып бергенче байбиче байкуш тердеп тепчип да кетти. Көз жашып улам сүртүп коюп “картасы менен да катып калсың” деп олтурду.
Бакыт, өзүн сыйлап кеңсесине чейин келген кемпирди шаарга алып барып, чайканадан курсагын тойгузуп, анан алып келип айылына барчу таксиге салып жол акысын төлөп жөнөттү. Кичинекей жүз аарчыга түйгөн акчасын берүүгө арекет кылды эле. “Ал акчага неберелеринизге бир нерсе ала кетиниз”-деп, албай койду. Журналисттин өзүнө кылган мамилесинен улам толкуган кемпир ага батасын берип, айтарга алкоосун таппай айланайын деген сөздү кайталап жатып жөнөп кетти.
Байбичени жөнөтүп коюп эми ойго бата баштаган Бакıт, “Кандай кылып алар менен кездешип сүйлөшүүгө болот?”-деп ойлонуп, акыры айла да тапты. Жубайлар жашаган даректин участкалык милициясына телефон чалып, экөөсүн таап мага алып келиңиз деп айтты. Ал жигит да ошол экөөсүн ээрчип, эртеси күнү эртен менен кеңсеге келди.
Салия менен Самар экөөсү журналисттин бет маңдайына олтурушту. Алгач алардын өң келбеттерине көз жүгүртүп эле Салиянын геп көтөрө албас, майда чүйдөгө чыркылдап кеттчү жагы бар экендигин, урушчаак короздой келбетинен эле байкады. Ошондон улам, аны мактоодон баштады.
-Мына кызым, жакшынакай келбетин, жайдары мүнөзүн бар экен. Ачык айрым жакшы келин экенсиң, угушума караганда чүрөктөй үч баланын апасы экенсиң, күйөөң деле жаман жигит көрүнбөйт. Мен силердин бул жерге урушайын, же жемелейин деп чакырган жерим жок. Адамдар турмушта түрдөгөн көйгөйлөргө кабылышат. Жашоо дайыма түптүз жол сымал алдыга жылбайт. Кээде өйүш-кыйыштар да болот. Ошондой учурларда адамдар башкасынан жардам алууга туура келет. Башындагы көйгөйдөн кутулууга арекет кылат. Мен бүгүн сизди ушундан улам, агалык сөзүмдү акылымды айтып ымалага келтирип коеюн деп чакырдым. Анткени карыган апаңар, куйгөнүнөн үч баланын тагдырын ойлоп, ыйлап келиптир. Бир кеңеш айтам уксаңар…
Салия менен Самар, ушуга чейин атагын уккан адамдын бет маңдайында, анын кесибине, жашына карата урмат менен үн чыкпай олтурган жеринен, бирин бири карап, ооба дегендей баштарын ийкешти.
Бакыт сөздөрүн улады:
-Сен күйөөндү суйуп, сүйлөшүп жүрүп турмушка чыккансыңбы?
-Ооба,- деди келин кепке ынангандай болуп.
-Сенчи Самар, жакшы көрүп үйлөнгөнсүнбү?
-Ооба,- деди баш ийкеп.
-Анда силер мен ойлойм, балдардан мурда да бири биринди кыя албайсыңар. Андан сырткары да мына үч баланын ата-энеси экенсинер. Мен силердин көйгөйүңөрдүн чечилишине бир гана жол бар экенин айтамын. Эгер менин сөзүмду агабыздын сөзү деп кабыл алсаңар, анда бүгүндөн баштап мындай кыласынар. Айлык алганда сен энем айткан картаны күйөөңө берeсин, ал картасын сага берет. Пинкоддун бири биринерге айтасынар. Анан картага, едицина салганга, светтин, суунун акчасын төлөгөнгө экөөң тен калтырып, калган айлыкты алып келип апаңарга санап берип, тиричиликке, балдардын кийимине, бакчага төлөй турганыңарды ортодон чыгарып, калганын энеңердин сактоосуна калтырып, дептерге жазып колуна бересинер. Анан бир аздан акча топтоло баштайт, эненер да пенсиядан кошо баштайт. Анан тиричиликти кыла бересиңер. Андан сырткары сырттан келген, табылган каражаттар да чыпчыргасы коробой ошол энеңердеги кассага келип түшсүн, ал сеники же аныкы эмес, силердики болот. Анан ар бир сомду акылдашып, бир пикирге келип, жумшайсынар. Эң башкысы балдар бактылуу, ата энеси менен, ата энеси бактылуу ортодогу ынтымак менен, карта бактылуу өзүндо экөөң тең билген каражат менен. Шек саноо, ишенбөөчүлүк, бири биринди жек көрө баштоо ошону менен кетет. Макулсунарбы?
Ошого чейин мындай жол менен чечүүнү ойлошпогонуна таң калган Салия менен Самар, бир чети уялып, бир чети ыраазы болуп, ошол учурда кубанып да калышкан. Гезитте жазгандары жана китептери аркылуу, ошого чейин көптөгөн адамдарга жол көрсөткөн Бакыт тапкан чечимге жок дей алышпайт эле.
-Макулбуз,-деди экөөсү тең бир ооздон.
-Анда эмесе бүгүндөн баштап карталарыңызды алмаштыргыла. Пин кодуңарды бул эки кагазга жазгыла, да бири бириңерге бергиле. Бакыт, сөздөрүн улады: Мына эми бири бири-биринерден шек саноо, ачууланы деген нерсе болбосун. Кким ушул келишимди бузса, майеке болсун,-деп күлдүрүп сыртка узатып чыкты. Кайра кирип, тапкан чечимине кемпирдин кубана турганын ойлоп, “карта болуп катып калба”-деп күлүмсүрөдү. Терезеден сыртты караса, жанагы жаш жубайлар кол кармашып, сүйлөшүп бара жатыптыр.
Çeviri: İbrahim TÜRKHAN
İhtiyar kadın, her gün sabah bu eve süt getirirdi.
“Kızım, kapıyı aç! Süt getirdim.” diyerek dış kapının deliğinden içeriye bakan ihtiyar kadın, on yaşlarındaki kızın kapıyı açmayacağını bilse de geldiğini bilsin diyerek sesini biraz yükseltip seslenir, bu arada sıcaklığı dışarı vuran evin içine bakmaya devam ederdi. Bu sırada kızın koşarak gelip kapıya yaklaşmadan arka tarafta beklediğini hisseder; bundan memnun bir şekilde, ağzını sıkıca kapattığı süt kabını kapının yanına bırakarak yoluna devam ederdi.
Kız, kadının arkasından pencereden bakardı. Büyüklerine saygıyla eğilen yeni gelinler gibi, beli bükülmüş olan ihtiyar kadın köşeyi dönene kadar bekler; o, gözden kaybolduktan sonra koşarak gidip kapının önündeki süt kabını alırdı. Bundan dolayı kız, süt getiren kadının simasını bir kere bile görmüş değildi. Bazen o gecikecek olsa pencereye fazla yaklaşmadan, saklanır gibi yaparak geleceği tarafa bakınırdı. Eğer ihtiyar kadın ortalıkta yoksa pencereye iyice yanaşır, onun köşeden dönerek geldiğini görür görmez de fark etmesin dercesine pencerenin önündeki koltuktan aşağı atlardı.
Her nedense bu ihtiyar kadını annesinin her zaman anlattığı masallardaki “Ayda yaşayan ihtiyar kadına” benzetirdi. Ayın, dolunay olduğu günlerde dikkatli bakınca üzerindeki lekeler, gerçekten de kum sayan kadına benziyordu ya. Kız, o masalı dinlediği zaman, bazen o kumları tek tek sayıp bitirdikten sonra hemen dünyaya gelir diye korktuğu da olurdu. Sonraki zamanlarda o ihtiyar kadının, dünyaya gelip küçük kardeşi için haftada 5-6 gün evlerine süt getiriyor olsa gerek, diye hayal de ediyordu.
Bu arada ihtiyar kadının üzerindeki elbise, sarı kumaştan yapılmış olduğu için yürüdüğü zaman güneş ışıkları değdikçe parıldar, farklı bir şekilde altın yaldızla süslenmiş gibi görünürdü. Demek ki ihtiyar kadın o rengi çok seviyor olmalıydı. Kim bilir?
Bugün ihtiyar kadın oldukça gecikti. Bu vakitlerde süt içen küçük kardeşi ağlamaya başladı. Kız ne yapacağını şaşırdı.
Babası, sınır birliğinde görev yapıyordu. Bundan dolayı sınıra yakın olan bu köye taşınalı 3-4 ay kadar bir süre olmuştu. Babası, çoğu zaman sınır boyundaki binalarda kaldığı için annesi ve küçük kardeşiyle birlikte evde üç kişi yaşıyorlardı. Kardeşi iki yaşına gelince, aile bütçesine katkı olsun diyerek annesi de bir işe girip çalışmaya başladı. Bu yüzden çoğu zaman sabahın erken saatlerinde işe gidiyor, eve güneş battıktan sonra geliyordu. Kız, dördüncü sınıfta okuyor olsa da annesi gelene kadar küçük kardeşine kendisi göz kulak oluyordu. Onun bu seneki yarıyıl tatili bu şekilde geçti. Tatil bitip okul tekrar açıldığında küçük kardeşini babaannesine bırakacaklardı.
Kız, sütçüyü merak ederken ağlayan kardeşinin yanına gitti. Kendisini büyümüş gibi görerek, her zaman yaptığı gibi, annesinin yaptıklarını taklit edip onu susturmaya çalıştı. Odadaki sobaya yaklaştırmamaya çalışarak karnını doyurup üzerini değiştirdi. Annesi 30 kilometre kadar uzakta çalıştığından çok erken gitmesi gerekiyordu. İşe başladığı günlerde, bu kadına her gün süt getirmesini tembihlemişti. Bu sebeple kızın hayatı her gün sabah saatlerinde evlerine süt getiren ihtiyar kadının gelip gitmesine göre şekillenir gibi olmuştu. Bu köy, şimdilik onun için yabancıydı. Sınıf arkadaşlarıyla henüz çok sıkı arkadaşlık kurabilmiş değildi. Bu büyük köyde kendi evlerine gelen yolun, sadece o ihtiyar kadının geldiği yol olduğunu düşündüğü de olurdu.
Fakat her gün aynı saatlerde geldiği o yolda, bugün ihtiyar kadın oldukça gecikti. Kız, daha fazla beklemeden, hazırladığı kaynar suyun üzerine süt kabında kalan az miktardaki sütü ekledi. İçine parçaladığı ekmekten de biraz döküp eritilmiş tereyağı da ekledikten sonra yavaş yavaş kardeşine yedirdi. Kendisinin içten içe korktuğu o ihtiyar kadının gelmesini bu kadar isteyeceğini hiç düşünmemişti. Karnı doyan küçük çocuk az sonra uykuya daldı.
Bunu fırsat bilen kız, süte kendisi gitmeye karar verdi. O, aceleyle hareket ederken, annesinin giderken götürdüğü süt kaplarını bulamadığı için dolaplara, çekmecelere bakmaya başladı. Sonunda üst rafların birinde, dışında küçük çiçek motifleri olan melamin kabı görünce sevinerek aldı ve hızlı adımlarla dışarı çıktı.
Gece boyunca yağan kardan dolayı her taraf bembeyaz örtüyle kaplıydı. Böyle bir beyazlığı kim uğraşırsa uğraşsın yapması imkânsızdı. Kız, soğuğa alıştıktan sonra kendinden önce geçmiş olan insanların iziyle oluşan yoldan, bir iki defa annesiyle birlikte önüne kadar gittiği sütçü kadının evine doğru yürümeye başladı.
İkiye bölünerek örülen saçını, aceleyle giydiği kırmızı renkli montunun üzerine çıkardıktan sonra bembeyaz kardan kamaşan gözlerini birkaç defa açıp yumarak gideceği tarafa doğru bakındı. Güneşin ısıtmayan ışıklarını, kirpiklerinin arasından sanki gözlerine hücum edip onunla oynamak ister gibi hissetti. Onunla kendini çok fazla meşgul etmeden, oğlağın burnuna benzeyen burnunu yukarı kaldırdı. Birkaç defa derin nefes aldıktan sonra hızlı adımlarla yürümeye başladı.
Sütçü kadının evine yaklaşınca, sokağın başından itibaren o tarafa doğru adamların gittiğini fark etti. Ne olduğunu merak edip biraz daha ilerleyince evin önünde bir boz üy (Kırgız çadırı) dikilmekte olduğunu gördü. Sağa sola koşturan insanların yanı sıra, evin bahçe kapısının önüne dizilerek sessizce bekleyenler de vardı. Kız biraz merakla, biraz ürkerek çadırın yanına kadar yaklaştı. Çadırın kapısının üzerinde güzel bir kadın fotoğrafı duruyordu. Kadının fotoğrafını anneannesine benzetti. Onu özlediğini hatırladı.
Bu sırada 2-3 kadın, çadırın girişine yaklaştı. Tam da o sırada çadırın içinden “Anaam, anam! Ayım, güneşim, anacığım! Bizi bırakıp da gittin mi? Canım anaam!” şeklindeki feryatlar arasında yüksek sesle ağlama sesleri duyuldu. İçeriden ve dışarıdan birbirine karışan ağıtlar, feryatlar küçük kızın bir kulağından girip öbür kulağından çıkarken başını döndürür gibi oluyordu. Kız, daha önce görmediği bu manzara karşısında ne yapacağını bilemez bir hâlde ortalıkta dikilip kalmıştı. O sırada çadırdan çıkan ve orta yaşlara yakın bir kadın, küçük kızı görünce:
“Aa, annem size her gün süt getiriyordu, değil mi? O, bugün vefat etti! Kabını bana ver. Bundan sonraki günlerde sütü gelip kendiniz alın. Bizim vaktimiz olmaz, tamam mı kızım?” diyerek kızın elindeki kabı alıp bahçe kapısından içeri girdi.
Küçük kız, çadırın kapısının üzerindeki anneannesine benzeyen fotoğrafın, şu her zaman korktuğu ihtiyar kadına ait olduğunu anladı. Fotoğrafa yeniden baktı. Kadının gözleri kızın gözlerine dikildi. Kız, bu sefer ondan korkmadı. Aksine oldukça yakın biri gibi içinden üzüldü. Bu sırada içeriden elinde süt kabı olduğu hâlde deminki kadın çıktı. Kızın eline tutuşturduktan sonra telaşlı hâliyle geri döndü.
Ortalığı kaplayan ağıt ve ağlama seslerinden biraz ürken küçük kız, çeşitli düşünceler içinde evlerinin yolunu tuttu. Hayatında ilk defa ölüm ile ömür arasında ne tür şey yaşandığı konusunda düşünceler geçti aklından. Az önce çadırın önünde gördüğü manzara, etrafı kaplayan yeni kar misali, aklından yeni düşüncelerin geçmesine vesile olmuştu. “Demek ki insanlar ölünce böyle oluyormuş!” diye düşündü. Artık annesinin masallarından dinlediği ve kendi zihninde canlandırdığı “Aydaki ihtiyar kadın”ın, herhangi bir tehlikesi olmayan bir masal kahramanı olduğunu anladı.
Bu düşünceler içinde ilerlerken bir anda ayağı kayan küçük kız, elinde sıkı sıkı tuttuğu süt kabının düşmesine engel olamadığı gibi kendisi de birlikte yuvarlandı. Bembeyaz süt, kaşla göz arasında bembeyaz karlara karışarak gözden kayboldu. Kız, olduğu yerde oturup kaldı ve uzaktan az da olsa kulağa gelen ağıt sesleri arasında ağlamaya başladı. Aslında o, süt için ağlamıyordu. Küçük kardeşinin karnını annesi gelene kadar bir şekilde doyururdu. Küçük kız, her gün hemen hemen aynı saatlerde evlerinin kapısını çalarak, şefkatli sesiyle süt getirdiğini söyleyen ihtiyar kadının artık gelmeyecek olmasına ağlıyordu. İhtiyar kadın, az önce kara karışan beyaz sütle birlikte bir daha geri dönmeyecek şekilde kaybolmuştu.
Cumagül BARKTABASOVA
1975 yılında Kırgızstan’ın Narın Bölgesi Tiyan-Şan ilçesi Taşbaşat köyünde dünyaya gelmiştir. Isık Göl Üniversitesi Kırgız Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olduktan sonra gazetecilik yapmaya başlamıştır. Çeşitli gazetelerin bölge temsilciliği, bazı kurumlarda basın sözcülüğü yapmıştır. “Dilim Aytat” (Gönlüm Söyler) isimli şiir ve nesir eserlerinden oluşan bir kitabı vardır.
Айдан түшкөн кемпир
Жумагүл БАРКТАБАСОВА
Кемпир бул үйгө күнүгө эртең менен сүт көтөрүп келе турган.
-Балам, ач эшикти, сүт алып келдим, кагылайын,- деп ичкери жакты каалганын тешигинен шыкаалаган байбиче тестиер кыз үй ичинен эшик ачпай турганын сезсе да, кыз анын келгенин билсин деп, үнүн бийик чыгара жылуулук көзгө үйлөп турган үйдүн ичин карайт. Кыз чуркап келип, эшикке жолобой каалга тарапты карап катып калганын көрөт да, ыраазы болгондой бөтөлкөгө куюлуп, оозу бекем жабылган сүттү каалганын жанына таштап артка кайтат.
Кыз аны айнек аркылуу гана аркасынан көрчү. Бели бекчейип жүгүнгөн келиндердей эңкейип катып калган кемпирди аркасынан узата карап, анан гана эшик алдында жаткан бөтөлкөнү алып, ичкери кирип кетчү. Андыктан, кыз кемпирди такыр эле бет маңдайынан, жакындан көргөн эмес. Кээде ал кечиккенде терезеге жакын барбай, боюн алысыраак кармап, акырын карачу. Анан ал жакын жерде көрүнбөгөнүн билген соң, айнекке жабыша калып ал келе жатканын алыстан көргөндө, байкап калбасын дегенсип, терезенин жанындагы олтургучтан секирип түшөр эле.
Эмнегедир, ушул кемпирди апасы айтып берген жомоктогу айда жашаган кемпирге окшото берет. Айда карарып көрүнгөн так чындап эле кум санап олтурган кемпирге окшош эмеспи. Ошол жомокту уккан соң кыз кээде ал ошол кумдун ар бир күкүмүн санап бүтсө эле жерге жетип келчүдөй коркуп да кетчү. Кийин ошол кемпир күнүнө бир маал жерге түшүп, анын бөбөгү үчүн сүт таштап кеткендей туюла берет.
Анан калса байбиченин кийген чапаны сары барчадан болгодуктан, жалтырап, күнгө чагылышып, алтын менен шөкөттөлгөнсүп көрүнөт. Башындагы жоолугу да сары, таянган таягы да саргыч тартып, атайлап ушул өңдү жактырып тандап алгандай туюлат. Балким, чындап эле ошол өңдү жактырар, ким билсин?
Бүгүн кемпир көбүрөөк кечикти. Күндө бул маалда жаңы бышкан сүт ичкен кичине бөбөгү ыйлай баштады. Тестиер кыз эмне кыларын билбей калды.
Атасы чек арада иштегендиктен, ушул айылга көчүп келишкени 3-4 ай гана болгон. Ал көбүнчө кызматта болгондуктан, апасы, бөбөгү үчөө жашачу. Кичине иниси экиге чыкканда, апасы тамак-ашка тыгын болсун деп, жумушка кирип алды. Ал таң атпай жумушка кетип, кеч кирип калганда келет. Кыз өзү 4-класста окуса да, ал келгенче бөбөгүн карап үйдө. Анын бул жолку кышкы каникулу ушундай өттү. Окуусу башталса, апасы бөбөгүн тайенесине жеткирмек. Кыз бул ирет түйшүк тартканы менен, бөбөгүнө өтө жакындай түштү. Өзүн каадалуу киши сезип, токтолуп да калды. Инисин апасы какшап айтып кеткендей, бөлмөдөгү жылыткычка жакын жолотпой ойнотуп, курсагын тойгузуп, кийимин которуп койгонго жарайт. Апасы мындан 30 чакырым алыс жерге барып иштегендиктен, өтө эрте кетет. Андыктан, бул кемпирге күнүгө бир маал жаңы саалган сүт алып келип берүүнү суранган экен. Анан эмнегедир, ушул учурдагы жашоосу ага да байлана түшкөндөй болду. Бул айыл ага чоочун. Классташтары менен да жакшылап достошо элек. Ушу чоң айылда алардын үйүнө ушул кемпир келип кетчү гана жалгыз жол бардай туюлат.
Бүгүн болсо ал кечигип жатат. Кыз аргасыздан кайнак сууга идиштин түбүндө калган кичине сүттү куюп, кылаңгыр чайга нан чылап, сары майдан салып, суутуп, бөбөгүнө берди. Өзү корккон бул кемпирди ушунча зарыга күтөм деп эч убакта ойлобосо керек. Курсагына бир нерсе барган бала кайрадан уйкуга кетти.
Ушул учурдан пайдаланып кыз сүткө өзү бармай болду. Шашкалактап жатып, сүт куюлуп келип, кайра апасы аркылуу жеткирип турган бөтөлкөлөрдөн бирин таппай калды. Бир аз буйдала түшүп кыдырекей тизилген идиштердин арасынан кичинекей гүлдөрү бар сыр идишти көрүп сүйүнүп, аны ала сыртка чыкты.
Теребел ак жамынып, түндө жааган карга көмүлгөн табият тазара түшүптүр. Мындай тазалыкты эч ким кол менен жасай албас. Кыз эшикти акырын жаап, бирин-серин киши басып, таптала түшкөн жалгыз аяк жол менен кемпирдин үйүн көздөй жөнөдү.
Экиге бөлүнүп өрүлгөн чачын шаша кийген кызыл чыптамасынын сыртына таштап, апакай, кичине жүзүнө жарашкан бото көздөрүн жүлжүйтө чала ачып, карга чагылышкан жарыктан уяла бара турган үй тарапты бир карап койду. Күн жебеси узун кирпиктеринин арасынан буйтап өтүп, көзүн кытыгылап, атайлап аны менен ойноп, тамашалагансыйт. Ага да көңүл бөлбөй, улактын тумшугундай кичине мурдун өйдө көтөрүп, таза абаадан кенен жутуп алып бат-бат кадам таштап бара жатты.
Эмнегедир, байбиче жашаган үйдүн алдында боз үй тигилип туруптур. Айланасында кодулаган эл. Кыз тапталган жол менен боз үй түбүнөн өттү. Анда болсо татынакай аялдын сүрөтү илинип турат. Аял тайэнесине да окшоп кетти. Эрксизден аны сагынганын эстеди.
Бир кезде боз үйгө 2-3 аял жакындап, анан боз үй ичинен “Апакайым, айым, күнүм, апакем ай, бизди таштап кеттиңби?”,- деп ыйлаган муңдуу үн чыкты. Аны коштогон ый, кошок кыздын бир чыкыйынан кирип, экинчи чыкыйынан чыгып кеткендей туюлду. Кыз селейе эмне кылар айласын таппай туруп калды. Ошол кезде боз үйдөн чыгып келе жаткан келин аны көрүп:
-Апээй, апам силерге сүт жеткирчү эмес беле, ал киши каза болуп калбадыбы, катыгүн. Келе, идишиңди, мындан кийин өзүң эле келип тур, менин сага сүт жеткиргенге убактым болбойт,-деди да, кыздын колундагы идишти алып үйүнө кирип кетти.
Эми ал боз үйдөгү тайэнесине окшогон аял баягы өзү коркуп жүргөн кемпир экенин түшүндү. Ал сүрөттү дагы бир жолу карады. Кареги карекке кадала түштү. Кыз бул жолу андан корпой, тескерисинче, жакын адамдай аны өтө аяп турду. Аңгыча келин үйдөн чыгып, колундагы сүт куюлган идишти берип, шашкалактай боз үйгө жөнөдү.
Кыз ый менен кошоктон кулагы тунгансып, ар нерселер оюна келип, үйүн көздөй бет алды. Ал өлүм, өмүр тууралуу биринчи жолу ойлонду. Мунун баары ага жаңы жааган кардай жапжаңы сезим тартуулап турду. “Капырай, ажал деген кандай коркунучтуу!” деп ойлонду. Эми ал айдагы кемпир коркунучсуз жомоктогу бир каарман экенин түшүндү.
Кыз ошондой миң сан ой менен баратып, тайгаланып жыгылып түшү. Колундагы идиши бекем кармаганга болбой, көмөрүлө түшүп, аппак сүт ак кар үстүнө жайылганга үлгүрбөй, бир заматта сиңип жок болду. Кыз жерге олтурган калыбында тиги кошокчуларга кошулуп ыйлап жатты. Ал сүткө ыйлаган жок. Бөбөгүнүн курсагын бүгүн эмне кылса да тойгузмак. Бирок, кыз ага бир маал келип, жагымдуу үнү менен эркелете чакырган кемпирди кайрый алмак эмес. Аны жерге сиңип кеткен сүттөй кайра кайтаруу мүмкүн эмес эле…
Birinci Bölüm
Hasan, toprak yoldan ağır ağır ve sarsıcı bir şekilde ilerleyen traktörün römorkunda, oturduğu kıyıcıktan, batmakta olan güneşi seyrediyordu. Bir gün daha bütün yükünü onun omuzlarına bırakarak akşama ermişti. Akşam ayazı onu römorkta olmanın da etkisiyle daha fazla üşüttü. Rengini güneşin soldurduğu, yer yer eprimiş ceketini bedenine daha bir sardı. Dikişten anlamadığı aşikâr biri sökülen yerleri acemice dikmiş, dikerken de büzüştürmüştü. Eşi aklına düşünce kendi kendine tebessüm etti. “Nereden bilsin sökük dikmeyi, yama yapmayı! Verirdik terziye olur biterdi. Daha da olmazsa yenisini alırdık.” Etrafındakilerin görmesinden çekinerek de olsa yeniden gülümsedi.
Birbirini tekrar eden günlerdi; sabah namazı ile başlayan, yatsıyla biten. Şeftali bahçesine vardıklarında güneş henüz doğmamıştı. Arada bir yemek molası vermişler, onun dışında hep çalışmışlardı. Canlarını dişlerine takmalarına rağmen bahçe sahibini memnun edememişlerdi. Ama helalinden kazanıyor olmanın vicdani rahatlığı, günün sonunda bedenî yorgunluğunu biraz olsun hafifletmişti. Ceketine biraz daha sarındı. Göz kapaklarına hafiften bir ağırlık çöktü. Bu, karşı konulmaz bir çağrıydı. Römorkta sarsılan, konfordan yoksun bedenini uykunun kollarına bıraktı.
Kafasında ve bedeninde şiddetli bir ağrı hissediyor ve anlam veremiyordu. Sanki bedenini çakıllarla dolu bir tarlada sürüklüyorlardı. Bütün vücudu demir bir tarakta taranıyordu. Etini kemiğinden ayırmaya çalışıyorlardı. Aklına kırkılan keçi kıllarının taraktan geçirilmesi geldi. Çok defa şahit olmuştu. Kılların taraktan geçirilmesi çocukluğunun en eğlenceli işiydi. Annesi büyükçe bir demir tarağı yaygının ortasına koyar ve eline aldığı bir tutam kılı tarağın üstüne yerleştirirdi. Sonra o bir tutamı tekrar tekrar zıt yönlere çekerdi. Bu işlemden sonra kıl, işe yaramaz ne kadar pislik varsa yapağı da dâhil hepsinden ayrılır, ip yapmaya daha müsait hâle gelirdi. İçinden “Rahmetli her şeyi bilirdi.” diye geçirdi. Şimdi taraktan geçirilen, sağa sola çekilen kendisiydi.
Acıdan kurtulabilmek umuduyla biraz hareket etmek istedi ama ne mümkün. Sanki köyün hemen yukarı tarafındaki Delik Kaya’nın altında kalmıştı. Üzerindeki yük öylesine ağır öylesine kıpırdamazdı. “Yarma kırılırken gördüğüm, iki taş arasındaki buğday tanesi miyim?” dedi. Taş, buğdayı nasıl kırıyorsa ağırlık da onu öyle eziyordu. Yarma deyince aklına ninesi düştü. Ninesiyle çok anısı yoktu. Başındaki ak tülbentiyle hatırladığı pamuk kadın, o henüz küçük bir çocukken göçmüştü bu âlemden. Buna rağmen dedesiyle ninesinin yarma çekişleri çok iyi hatırladığı anılardan biriydi.
Acıkmış ve susamıştı. “Yarma pişirse birisi rahmetli annesi gibi, içine pancar yaprağı doğrasa, yanına soğan kesse.” diye geçirdi aklından. Rahmetli, üniversitede iken bile mahrum bırakmamış, her defasında ona çaktırmadan valizinin bir köşesine sıkıştırıvermişti. “Ne gerek var!” derdi oysa Hasan. “Gerek varmış. Keşke çuval çuval koysaymışım kenara.”
Vücuduna cız cız batan bir şeyle düşüncelerinden sıyrıldı. Her ne ise diken diken, iğne iğne batıyordu. İğneyi bilirdi. Çok ameliyata girmiş, sayısız dikiş atmıştı. Ama bu iğneler! Canı çok yanıyordu. Küçükken bir keresinde dengesini kaybetmiş ve attan düşmüştü. Nasıl olduysa düşerken ayağı üzengiye takılı kalmıştı. Ürken hayvan var gücüyle o takılı yükten kurtulmaya çalışmıştı. Tabii koşarken Hasan’ı da sürüklemişti. Vücudunda kırıklar, ezikler oluşmuştu o hadisede. Bu, bin beterdi.
Üşüyordu. Ceketinin, kendisini daha sıkı sarmasını bekledi. Yıldızlar birer birer kayboldu. Her yer zifirî karanlığa büründü. Uzaktaki evlerin ışıkları birer birer söndü. Karanlıkla birlikte sesler yükseldi. İniltiler, çığlıklar, sağa sola koşturanların ayak sesleri kafasının içinde dolaştı. Bu seslerde bir anlam aradı. Sonra tüm sesler kesildi. Anlam veremediği biçimde acı da üşüme duygusu da yok oldu. Dalgasız bir denizde sırtüstü yüzüyormuşçasına boşluktaydı.
İkinci Bölüm
Tavanı oldukça yüksek ve mavi badanalı küçük odada ara sıra iç çeken iki kadından başka kimsecikler yoktu.
– Yeter ağlama kızım! Helak ettin kendini.
– Tamam anne. Ama…
– Aması maması yok. Hadi lavaboya git, elini yüzünü yıka. Akşamdan beri bir lokma almadın ağzına.
Zehra istemeyerek de olsa kalktı. Ayaklarını sürüklercesine lavaboya doğru yürüdü. El yordamıyla yürüyordu çünkü zihni tamamen doluydu. Eşinin kaza yerindeki görüntüsü aklından çıkmıyor, hatırladıkça midesine kramplar giriyordu. Genzini yakan çamaşır suyu kokusu zihnindeki kan kokusunu bastırınca nihayet hedeflediği yere geldiğini anladı. Yüzüne çarptığı soğuk suyla ferahlamaya çalıştı. Bir an önce odaya varma arzusuyla hızla kapıya yönelince, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş yaşlıca bir kadınla burun buruna geldi. Kadının ak saçları, alelade bağlanmış kirli eşarbının kenarından çıkmış, yer yer ıslak yüzüne yapışmıştı.
– Affedersiniz. Acelem vardı da.
– Yok, önemli değil.
– Buyurun.
-Sağ ol yavrum. Senin de mi hastan var? Hâline bakılırsa durumu ağır.
Zehra sorulara muhatap olmadan, bir an önce çıkmaya çabalasa da, karşı taraf belli ki derdini açmak istiyordu. Kelimeler ağzından pek bir yorgun çıktı.
– Evet teyzeciğim. Eşim bir kaza geçirdi de.
– Allah şifa versin kızım. Benim oğlan da öyle. Şeftaliden dönerken traktör devrilmiş. Kanlar içinde kalmış kuzum. Haber edince apar topar geldim. Geldim ki ne göreyim. Boylu boyunca tarlanın kenarına uzatmışlar. Üstüne eski bir şal örtmüşler. Ölmüş sandım. Bayılmışım. Kolonya kokularına uyandım.
Sözün burasında Zehra heyecanlandı. Kendine hâkim olamayarak:
-Lafını kestim teyze. Nerede olmuş bu kaza?
– Değirmenci Halil’in tarlasını bildin mi?
Dinleyemedi. Kulakları uğulduyordu. Kaza aynı kazaydı. Eşinin cansızmış gibi hareketsiz bedenini, hemen yanı başında inleyen yirmilerinde bir genç kızı, ileride üzeri acemice örtülmüş kanlı cesetleri hatırladı. Polis araçlarının farlarından çıkan ışıkların görünür kıldığı kana konup sonra uçan sinekler, rahatsız edici koku, insanın içini ürperten çığlıklar zihninde sağa sola kaçıştılar. Aklını toparlamaya çalıştı. Herkes bir o yana bir bu yana koşturuyor, biraz daha iyi olan kazazedeler diğerlerine yardım etmeye çalışıyordu.
– Bildim teyzem bildim. Kocam da o traktördeydi.
– Öyle mi! Kimlerdensin kızım sen?
– Yeşillerin geliniyim.
– Çok iyi bilirim. Rahmetliyle severdik birbirimizi. Senden iyi olmasın çok iyi kadındı. Erken göçtü. Dert işte!
– Oğlun nasıl teyze?
Artık konuşmayı sonlandırıp odaya dönmeliydi. Ama sormasa da ayıp olurdu. Belki de kocası o burada konuşmaya dalmışken çoktan uyanmıştı.
Çok şükür kızım. Allah çoluk çocuğuna bağışladı. Gelin başında. Ben de yüzümü gözümü yıkayayım diye geldiydim. Seni de alıkoydum.
– Estağfurullah. Ne demek. Allah hastalarımıza şifa versin.
– Âmin kızım, âmin. Sizinki nasıl?
– İyi olacak inşallah. İyi…
Sözünü tamamlayamadı. Boğazına bir yumru takılmıştı. Göğsüne çöreklenen acı biraz daha büyümüş onu nefessiz bırakmıştı. Dışarıya attı kendini.
Yaşlı kadın Zehra’nın arkasından acıyarak baktı. “Pek de tazecikmiş. Kocasına bir şey olmasa bari. Bu gencecik yaşta dul kalmak da zor.” diye kendi kendine mırıldandı. Kız onu bilememişti ama o düğünlerine gelmiş, bir çeyrek bile takmıştı. Öteden beri gidip geldikleri bir aileydi. Hasan’ı pek görmemişti okulundan sebep. Hem yüzünü yıkadı hem düşündü, “Demek o doktor da oradaymış ha! Ne işi varmış ki traktörde?”
Annesi onu kapıda karşıladı.
– Geldin mi kızım? Merak etmeye başlamıştım. Bir yerde düştü bayıldı mı dedim. Başından da ayrılamadım.
– Bir değişiklik var mı?
– Yok kızım. Aynı. Bıraktığın gibi.
Gülümser Hanım belli etmeden kızını süzüyor, gecikmesinin sebebini anlamaya çalışıyordu. “Yanımda rahat olamadıysa zaar. Oturmuş, ağlamıştır biraz kendi kendine. Ana da olsa bazen insan öz evladına yardımdan âciz kalıyor. Kadersiz yavrum benim!” Son cümleyi sesli söylediğini fark etmedi.
– Bir şey mi dedin anne?
– Yok kızım, sen bana bakma. Akıl mı kaldı dünden beri. İyice misin biraz daha?
– İyiyim. Sen merak etme. Sen eve git artık. Çocuk da babama kaldı. Acıkmışlardır. Babam yemek de yapamaz. Ben beklerim. Bir şeye ihtiyacı olursa…
Sözünü tamamlayamadı yine. Gözlerinden akan yaşlara hâkim olamadı.
– Keşke bir şeye ihtiyacı olsa! Uyansa. Su istese. “Çok acıktım.” dese. “Yatmaktan yoruldum ben.” deyip açsa gözlerini. “Akşama kadar çalışmaktan öyle yorulmuşum ki uyuyakalmışım, ne çok uyumuşum!” dese.
– Zehra! Kızım bırakma kendini. Bu hâldeyken bile bizi duyabiliyormuş. Senin moralin önemli. Dua edelim. Sen daha iyi biliyorsun bunları. Kur’an falan vardır yanında.
– Var anne, var. Tamam, daha iyiyim. İnsan korkuyor işte. Başkalarına söylerken ne de kolaymış. “Metanetli ol. Dua et. İnanırsan olur.” demek. Başa gelince insanın feleği şaşıyor. Yıllardır insanlara söyleyip durduğum şeyler kendime işlemiyor.
Karşısındakiyle konuşuyormuş gibi değil de özeleştiri yapıyormuş gibiydi. Annesinin odadan çıktığını da bu yüzden fark edemedi. Sararmış yüzünde gezinen parmakları ağrıdan zonklayan şakağında mola verdi. Daldığı yerden çektiği bakışlarını kocasına çevirdi.
– Eee, Hasan’ım! Nihayet baş başa kaldık. Gel seninle dertleşelim. Ben ev işlerinden, sen ekmek derdinden vakit bulup konuşamıyorduk. Akşam olup da el ayak çekilince değil konuşup dertleşmek, oturduğumuz yerde sızıp kalıyorduk.
Düşünceleri odaya hemşirenin girmesiyle dağıldı. Nöbetçi hemşire olduğu, uykusuz gözlerinden, bir an önce işini yapıp nöbet yerindeki rahatsız sandalyesine dönmek isteyişinden anlaşılıyordu. Orta yaşını geçmiş bu sarışın hemşire küt kesilmiş düz saçlarını sallaya sallaya “Hastamız nasıl? Bir değişiklik gözünüze çarptı mı?” dedi sırf laf olsun diye. “Bir değişiklik olursa muhakkak haberimiz olsun.” diye on kere tembih eden kendisi değilmiş gibiydi. Olsaydı zaten haber verilirdi. Elindeki dosyaya bir şeyler kaydetti monitöre bakıp. Zehra kenara çektiği sandalyesinden hemşireyi seyrediyordu. Onun bir sonraki adımını gözü kapalı olduğu hâlde söyleyebilirdi eski bir hemşire olarak.
– Bir değişiklik olursa hemen bana seslenin.
– Peki.
Yatağa baktı. Kocasından tarafa bakmaya çekiniyor muydu, cesareti mi yoktu bilemedi. Korkudan da olabilirdi. Onu o hâlde görmeye dayanamıyordu. Bütün cesaretini toplayıp tüm korkularına rağmen dikkatlice baştan ayağa kocasını süzdü. Başının tamamı beyaz bir sargıyla iyice sarılmıştı. Sargının bittiği yerde yalnızca ucu görünen bir tutam saç vardı. Kurumuş kan o bir tutam saçı sertleştirmişti. Alnında ve şakaklarında yine kurumuş kanlar göze çarpıyordu yer yer. Yüzünün belli bölgelerinde morluklar ve şişlikler mevcuttu. Ağzında oksijen maskesi olduğundan o kısımlar görünmüyordu. Beyaz çarşafın altında hafifçe inip kalkan göğsü belli oluyordu. Orada da monitöre bağlı kablolar vardı. Sağ kolu ve iki ayağı alçıdaydı. Doktor omurilik, kaburga ve boyunda herhangi bir sorun olmadığını söylemişti. Beyin kanaması veya iç kanama da yoktu. İyiye işaretti. Sadece uyanmasını bekleyeceklerdi.
– Eee, Hasan! Nerede kalmıştık. Dertleşiyorduk.
Eşinin sol tarafına geçip eşinin elini iki avucunun arasına aldı. Hafif üşümüş parmaklarını kendi sıcaklığıyla ısıtmak istedi.
– Bilmiyorum şimdi nasıl bir âlemdesin. Muhtemelen derin bir uykudasın ama duyduğuna eminim. Şu anda özel bir hastanenin küçük bir odasındayız. Paramızın az olmasına rağmen neden özele geldiğimizi tahmin edersin. Fark edilme riskini göze alamadım. Yıllardır birlikte kalabilmişken etraftan borç alma pahasına bile olsa tedavinin burada yapılmasına karar verdik. Merak etme, kuzeninin kimliği ile kayıtlısın. Sağ olsun hiç tereddüt etmedi. Hele sen iyi ol gerisini hallederiz. Annemler arkamızda her zaman olduğu gibi. Az önce buradaydı fark etmişsindir. Betül iyi. Dedesiyle. Bir şey demedik ona. İşi uzamış dedik. Uzadı. Yalan da değil. O, alacağı şekerin, gofretin derdinde.
Kızını düşününce bir tuhaf oldu. Eğer kötü bir şey olursa kuzucuk babasız ne yapardı. Ya kendisi. Ağlamaya başladı hıçkıra hıçkıra. Sakinleşinceye kadar ağladı. Rahatladı. Duvardaki büyükçe saate baktı. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Annesi biraz sonra gelirdi. Başının zonklaması, midesinin gurultusu, monitörün sesi birbirine karışıyordu.
Daldığı âlemden onu hızlıca çekip çıkardı mekanik gürültüler. Monitörden gelen aralıklı seslerin ritmi bir an değişti. Hızlı bir hareketle ellerini eşinin elinden çekti. Ayağa fırladı. Hemşire gelsin diye çağrı düğmesine arka arkaya bastı.